Beyrut

 

Çalıştığım üniversitede bir grup arkadaşla British Council’da Teacher Training eğitimi almıştık. Eğitim bittikten sonra İngilizce Hazırlık Okulunda ders gözlemleri yapıp, gözlem neticelerini yönetime raporluyorduk, işimizin bir parçası buydu. Bu eğitimler ve uygulamalar esnasında öğrendiğimiz şeylerden biri de gözlemini yaptığınız ders ve hocayla ilgili hemen karar verilmesinin doğru olmadığı yönündeydi. Bize öğretilen ve tavsiye edilen gözlem esnasında not almak ve ardından en az bir iki gün geçmesini beklemek ve sonrasında o dersin hocasıyla görüşmekti. Zira o an için yapacağınız genel bir değerlendirmede eksikler olabilirdi ve yanlış bir geri bildirimde bulunabilirdik.  Trainer hocamız doğru geri bildirim verebilmek için aradan birkaç gün geçmesi gerektiğini söylemişti. Bunu açıklarken “sleep on it” demişti, yani “üzerine uyu, biraz zaman geçsin”.  Biri kararsız kaldığında, ya da peşin hükümlü davrandığında “sleep on it” demeye başladım. Kendime de aynı telkini uyguluyorum, beğenmediğin bir durum mu var “sleep on it Savaş”. Şimdi yavaş yavaş olayı Beyrut seyahati ile ilişkilendireyim. Beyrut’la ilgili ilk izlenimin hiç de olumlu olmadı. Anlatayım; MiddleEast havayollarıyla öğlen Beyrut’a vardık, wifi bulur bulmaz Uber’den bir araba çağırdık, 2 dakikada Hüseyin “eid mübarek” diyerek geldi. Şehir merkezinde bulunan otelimize 10 dakikadan az bir sürede vardık. Hızlı bir check-in ardından attık kendimizi sokaklara. Şehirde ne var ne yok diye bir yürüyelim dedik, yürüdük, yürüdük ama böyle çarşı pazar gibi ya da ne bileyim, bir merkez gibi bir yere gelemedik. Bir saat kulesi görüyoruz “herhalde burasıdır merkez” diyoruz, gelgelelim özelliği olan bir yer değil. Biraz daha yürüyoruz büyük bir camii yanında kilise, Roma dönemine ait arkeolojik kazıların olduğu bir site. Biraz daha yürüdük deniz kenarına geldik. Bizim Ataköy veya Kalamış marinaya benzer bir yer, bir özelliği yok. Hepimizde derin bir sessizlik oldu, herkes birbirine “kimin fikriydi bu Beyrut’a gelmek” diye bakmaya başladı. Ben bir an için Her şey çok güzel olacak filmindeki Mazhar Alanson gibi “benim ne işim var Bodrum’da diye söylenmeye başladım. Şehir eski, bakımsız ve pis, inanılmaz kötü araba kullanıyor Araplar, can güvenliği tehlikesi var (mübalağa etmiyorum). Dahası her şey çok pahalı, İstanbul’un iki katı gibi düşünebilirsiniz. Kullandıkları para birimi lira, ancak her yerde dolar geçiyor. Hesap geldiğinde dolar alıyorlar, para üstü olarak lira veriyorlar, değişik bir psikoloji. Anlayacağınız Beyrut ilk görüşte sevmediğim bir yer oldu. İstanbul’un pek de makbul olmayan bir semtine gelmişsiniz ve her şeye iki katı para veriyorsunuz. Otele dönerken “bu iş böyle olmayacak” dedik ve ertesi gün nereye gideceğimizin planını yaptık.

Beyrut’ta 2. Gün

Otelin wifisi ve Uber, ve karşınızda Halit, o da “Ramadan kareem” diyerek karşıladı bizi. İstikamet Jeita mağarası. Lübnan’a giderseniz muhakkak görülmesi gereken bir yer, içeri kamera veya telefon sokulması yasak, YouTube’dan bir link paylaşıyorum burada. İnanılmaz güzel bir deneyim oldu. Beyrut’ta yeryüzünde bulamadığımız mutluluğu yerin altında bulduk.
Bu arada Halit’le günlük anlaştık, sabahtan akşama kadar bizi gezdirecek, biz de ona göre bir ücret verecektik. Mağaradan çıktık araba bizi bekliyordu, oradan ver elini Harissa tepesi. Hani şu meşhur Rio’daki heykel var ya, ona benziyor, Beyrut’un simgelerinden olan bu heykeli görebilmek için baya bir tepeye çıkmanız gerekiyor. Çıktık ve tüm şehir ayaklarımız altındaydı, manzara çok hoş gözüküyordu, fotoğraflar çektik, heykelin etrafında dönen merdivenden yukarı doğru en tepeye çıktık. İyi ki gelmişiz buraya dedik. Ve Beyrut’ta yer yüzünde bulamadığımız mutluluğu yüksek rakımlı Harissa tepesinde bulduk.

Atladık arabaya oradan Byblos’a. Bir ortaçağ kasabası olan Byblos da görülmesi gereken liman kentlerinden biri. Taş binalardan oluşan Byblos tam bir turistik şehir, yarım gün ayırarak bu şehri gezebilir, yemek yiyebilirsiniz. Nitekim biz de öyle yaptık. Deniz kenarında Pepe adında bir balık lokantasında Akdeniz’e karşı “iyi ki gelmişiz yahu şu Beyrut!a” dedik. Görüldüğü üzere Beyrut şehir merkezinde bulamadığımız havayı bu kez bir liman kenti olan Byblos’ta bulmuştuk.

 

Beyrut’ta ikinci günün akşamı

Biraz internet araştırmasıyla gece gidilebilecek güzel bir yer öğrendik. Mar Mikael’e gidiyoruz, Mar Mikael bir Ermeni mahallesi, şık kafe ve barların bulunduğu bir cadde, etrafta son derece lüks arabalar ve hazırda bekleyen onlarca vale görüyoruz. Böyle anlatınca güzel bir cadde canlandırmayın gözünüzde, kaldırımdan zor yürüdüğünüz, binaların çoğu bakımsız, lalettayin bir cadde aslında. Ancak Beyrut sosyetesinin takıldığı mekan burası. Otelden Mar Mikael’e kadar yürüdük, bir şeyler içtikten sonra yine yürüyerek otele döndük. O gün telefon verilerine göre 12 km yürümüşüz, hiç fena değil.

 

Beyrut’ta üçüncü gün

Bir gün öncesinden artık kadrolu şoförümüz olan Halit’le saat 10’da bizi alması için anlaştık. Bu sefer istikamet Filistin sınırına yakın Sur şehri. Denize girmeye gidiyoruz. Sur şehrinde bizdeki Dalyan ve Patara’ya benzeyen büyük ve uzun kumsalı olan bir plaj var, tam istediğimiz gibi. Akdeniz’in ortasına gelmişiz, denize girmeden olmaz. Bir buçuk saatlik yolculuğumuzda önce yol üstünde Sayda şehrinde durduk. Sayda Byblos’u andırıyor, taştan yapılma bir çarşıyı dolaşıp, biraz fotoğraf, biraz video, biraz hediyelik eşya alacak kadar zaman ayırdık buraya. Beyrut’tan uzaklaştıkça yerel halkın nasıl yaşadığını ne yiyip ne içtiğini, sosyo-ekonomik durumunun nasıl olduğunu daha iyi görme fırsatı bulduğumuzu söyleyeyim. Filmlerdeki Ortadoğu manzarası burada iyice belirginleşiyor. Dışarda yapılan yiyecekler, sokaklarda koşturan çocuklar, üstlerinden başlarından çok gariban oldukları belli olan halk bana Capernaum filmini anımsatıyor.

Bir yarım saat daha yolculuktan sonra Sur şehrindeki plaja vardık. Geçse de yolumuz bozkırlardan denize çıkmayı başardık. Gerçekten güzel bir plaj, bir de yerlere çöp atmasalar, etrafı kirletmeseler. Denize doyduk, güzel de yemeğimizi yedik, keyfimiz yerinde, anlayacağınız Beyrut dışında kalan her yer güzel.

Beyrut’ta ne yenir?

Neler yenmez ki? Beyrut’ta kaldığımız sürede inanılmaz güzel yemekler yedik. Lübnan mutfağı bizim damak tadımıza göre, humuslar, kibbeh (bizdeki içli köfte), fattoush (salata), moutabbal (patlıcan ezme) , falafel, hepsi çok güzel. Yediğimiz hiçbir şeyden pişman olmadık.

Beyrut’ta nerede yemek yenir?

Bize verilen tavsiyelere göre hareket ettik pişman olmadık, neler mi bu tavsiyeler?

1.Em Sheriff: Kaliteli bir mekân, biz gittiğimizde şansa bir masa kalktı yer bulabildik. Gerek servisi gerek yemekleriyle güzel bir restoran. Kişi başı en az 20 dolara karnınızı doyurabilirsiniz.

2.Le chef: Vedat Milor’un ve Ayhan Sicimoğlu’nun önerdiği bu mekân tipik bir esnaf lokantası. Yemekler yine çok güzel fiyatlar makul, kapıda karşılayan garson beş dakikada bir “hoşgeldiniz Vedat Milor” diyerek mekânın namını hatırlatıyor biz Türklere.

3.Pepe: Byblos’a giderseniz denize karşı oturup mekânın keyfini çıkarmanızı öneririm. Yemekler mi? Yine çok güzel.

4.Kebabji: Dışardan bakıldığında bir fast food zinciri gibi duruyor. Şehrin birçok yerinde franchise olan bu lokantadaki yemekler de lezzetli ancak uzun oturmak için ideal bir yer değil.

 

Beyrut’tan İstanbul’a dönüyoruz

Görülmesi gereken bir iki yer var, onları da görüp akşam havaalanına gideceğiz. Biri güvercin kayalıkları, burası Beyrut’un simgelerinden, diğeri de Amerikan Üniversitesi (Hafta sonu olduğu için okula giremedik). Güvercin kayalıklarını çok güzel yerden gören bir Starbucks’ta flat whitelarımızı yudumlarken “ne iyi ettik de geldik şu Beyrut’a” dedik. Gerçekten de çok keyifli üç gece dört gün geçirdik arkadaşlarla. Bir daha Beyrut’a gider miyim, hayır, gittiğim için pişman mıyım, asla değilim.