Budapeşte

Bir yılbaşını Avrupa şehirlerinden birinde geçirmeyi uzun zamandır istiyordum. Ancak tatil zamanlarının kısıtlı oluşu, havanın soğuk olması nedeniyle bir türlü gerçekleşememişti bu isteğim. Hangi şehir olacağının bir önemi yoktu, sadece o yeni yıl atmosferini yaşamak istiyordum, hepsi bu. 2014 yılı Aralık ayında kararımı verdim, seyahat planımı yaptım, Budapeşte’ye gitmeye karar verdim. Daha sonradan “ne de iyi etmişim” diyeceğim bir seyahatin planlamasını yapmaya başladım. Uçak bileti ararken o zamana kadar duymadığım Wizzair diye bir havayoluna denk geldim. Avrupa’da yaygın ancak  İstanbul çıkışlı sadece Budapeşte’ye uçan bu havayolunun bilet fiyatları oldukça ucuzdu (30 euro-60 euro civarında, euronun 2,5-3 TL olduğu zamanlar). Biletler alındı, otel rezervasyonları yapıldı. Bu sefer rezervasyonlarımı gitmeden önce yaptım, malum yılbaşı yer bulamama ihtimali çok yüksek.

Budapeşte’deyiz

Pasaporttan geçtikten sonra ilk işimiz metro kartı almak oldu bir de şehir haritası. Metroya bindik ve doğru otele. Budapeşte metro sistemi çok güzel işliyor. Diğer Avrupa şehirleri metro sistemleri de çok iyi ancak Budapeşte’de başka hiçbir ulaşım aracına ihtiyaç duymuyorsunuz.  Aklıma gelmişken her gittiğim şehirdeki metro anonslarını dikkatlice dinlerim, bazıları bana çok sempatik gelir. Budapeşte’de de M3 metro hattındaki anons çok hoşuma gitti. Zagreb’dekini de çok beğenmiştim. Bazılarınız “nasıl yani, metro anonsunun neyini beğendin” diye düşünebilir, ben de okunduğunda garipseneceğini bilerek yazıyorum. Ancak metro anonsu dinlemeyi seven yalnız ben değilmişim. Youtube’da binlerce kişinin beğenip takip ettiği metro anonsları olduğunu keşfettim. İnanın, bana da ilginç geliyor, ama şimdi açıp üst üste birkaç kez daha dinleyeceğim Budapeşte M3 metro anonsunu.

Budapeşte’yi keşif

Budapeşte aslında Tuna nehrinin böldüğü Buda ve Peşte diye iki ayrı şehir. Şehri gezerken bu iki ayrı bölgeymiş gibi gelmese de Buda’nın tarihi dokusu olduğunu Peşte’nin ise nispeten yeni olduğu hissediyorsunuz. Siz yeni dediğime bakmayın tabi 19. Yüzyıldan kalma yapılardan bahsediyorum.  Gelişmiş ulaşım ağıyla Budapeşte’de bir yerden bir yere gitmek çok kolay ancak daha güzeli şehirde görülmesi gereken çoğu yer yürüme mesafesinde. Ancak biz gittiğimiz sırada hava eksi sekiz dereceydi. Kar yoktu ama hani bir yağsa rahatlayacaktı kıvamında bir soğuk. Ben üşümekten bir ara dişlerimin birbirine çarpmasına engel olamadım. Hatta bir defasında kendimi yolda zıplarken buldum.

Budapeşte caddeleriyle, köprüleriyle, mimarisiyle, kaplıcalarıyla, Tuna nehriyle harikulade bir şehir. Akşam Tuna nehrinin kenarında yürürken parlamento binasını görüyoruz, devasa bir yapı ve nehre düşen ışıklarıyla seyre doyamayacağınız bir manzara. Yürümeye devam ediyoruz, neredeyse 20 30 adımda bir seyyar tatlıcı ve sıcak şarapçılar görüyoruz. Tatlı böyle 30 santim civarında baca şeklinde, kurtosh diye bir tatlı. Sıcak servis ediliyor, böyle kenarından tırtıklayarak yiyorsunuz, lezzetli ve doyurucu. Sıcak şarapçılar ise bizdeki kestaneciler veya haşlanmış mısır satan esnaf gibi. Açıyor kazanı içinden bir kepçe dolduruyor büyük boy karton bardağa içe içe yürüyorsunuz. Soğukla mücadele etmek için bire bir. Sonra Szechenyi köprüsünden geçiyoruz, yeni yıl kutlamalarının yapıldığı alana doğru yürümeye devam. Bu köprü zincir köprü olarak biliniyor, yine güzel bir mimari, pitoresk bir yapı. Yılbaşı kutlamalarının olduğu yerde televizyonlardan alışık olduğumuz görüntüler, bir platformda insanlar dans ediyor, eğleniyor, her yer ışıl ışıl, 10’dan geriye say, ve muradıma erdim.

Ertesi gün büyük gün, çünkü Avrupa’nın en büyük termallerinden birine gidiyoruz. Szechenyi kaplıcasından bahsediyorum. Kapısında maça giriş kuyruğunu andıran en az 500 metre bir kuyruk. İçeri girince beklediğimize de geldiğimize de değdi diyorum. Muhteşem, muhteşem muhteşem. Tam bir görsel şölen. Buharları tüten upuzun masmavi bir havuz, sarımtırak taş mimari, bir yandan da kar serpiştiriyor. Masalsı bir atmosfer.

Kaplıcadan çıktık ve acıktık, doğru meşhur New York cafeye, yine kesinlikle görmeniz gereken bir yer. İçeri girdiğiniz anda kendinizi bir anda 19. Yüzyıl Avrupa’sında buluyorsunuz. Kusursuz bir mimari ancak aynı şeyi menüsü için söyleyemeyeceğim.

Oradan Buda’ya, eski şehre, kaleye çıkıyoruz. Hem kaleyi görmek hem de şehre tepeden bakmak için güzel bir nokta.

Sırada Büyük Market var. Budapeşte’ye gidince mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de burası. Bu pazar yeri Macar kültürü ve yemeklerini öğrenmek için güzel bir yer.

Büyük marketten sonra Tuna boyunca yürürken nehir kenarında demir ayakkabılar görüyoruz. Hikayesi şu; ikinci dünya savaşı esnasında Macar Yahudilerini Tuna nehri kenarına getiriyorlar. Ayakkabılarını çıkarmaları isteniyor ve sonrasında kurşuna dizip nehre atıyorlar. Bu insanlık dışı olayın unutulmaması için böyle bir ayakkabı anıtı yapılmış.

Şehirde yürümeye devam ederken Kahramanlar meydanına varıyoruz. Burası biraz Paris, biraz Roma biraz Berlin’i anımsatıyor bana. Görülmesi gereken meydanlardan biri. Macar prens Árpád ve onun 6 savaşçısını sembolize eden bronz atlı heykeller oldukça ilgi çekici. Meydanın ortasındaki sütunun ucunda Cebrail meleği betimlenmiş.

İstanbul’a dönüş

Budapeşte’den çok güzel anılarla ayrılıyoruz. Şehir güzeldi, yemekler güzeldi, fiyatları Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında oldukça makul. Bir kez daha gitmek isteyeceğim şehirler listesinin başında Budapeşte de var artık, ancak bu sefer baharda veya yazın gitmek isterim. Otelden çıktık, metroya bindik, havaalanına yaklaşırken bir yandan sohbet ediyoruz, son durağa yaklaşırken annem bir şeyler anlatıyordu, kardeşim anneme “bir saniye anne der gibi işaret yaptı” üçümüz birbirimize baktık ve son kez metro anonsunu dinledik.

Bir daha Budapeşte’ye gitmek için 6 neden

 

  1. Geniş caddelerinde dolaşmak. En önemlilerinden biri Atilla caddesiydi (malum Hun İmparatorluğu, Hungary)
  2. Tuna nehri kenarında dolaşmak ve zincir köprüsünü hem gece hem de gündüz fotoğraflamak.
  3. Gece nehir kenarında dolaşırken parlemento binasına doğru bakıp “ah evropa, ah evropa” diye iç geçirmek.
  4. O meşhur masalsı termale gitmek.
  5. New York cafede bir arkadaşa bakıp çıkacağım diye içeri girip güzel mimarisini seyre dalmak. (Yiyeceklerine para vermeye değmez ama siz yine de bir latte için)
  6. M3 metro anonsunu dinlemek.