Öğleden sonra Brugge’den yola çıkıp Paris’e yaklaşırken “vay be sonunda Paris’i göreceğim” dedim kendime. Şehrin ismi bile ne kadar havalı “Paaaris”. Yüzlerce film, onlarca sembol ve metafor için kullanılan güzel Paris. İnsan haliyle yaklaştıkça daha da meraklanıyor. Her yıl milyonların akın ettiği şehir, haliyle şehre girer girmez ilk dikkatimi çeken etraftaki turistler oldu. Paris sanki bir Fransız şehri değil de adeta bir açık hava müzesi. Ellerinde mini bayraklarla yürüyen rehberlerin ardından fotoğraf makineleriyle, telefonlarıyla her anı kaydetmeye çalışan turistler sarmış şehri.

İlk etapta şehirde gezilmesi görülmesi gereken önemli noktaları gezdik. Champ Elysees’de yürüdük, parmaklarımızla Eiffel’in tepesinden tutup çekiyor gibi pozlar verdik. Paris’in bir diğer sembolü olan Seine nehri kenarında yürüdük, iş çıkışı nehrin kenarında günün yorgunluğunu atan Parisliler gibi biz de nehir kenarındaki kafelerde zaman geçirdik.

Ertesi gün “Bir gün Paris’e gidersem muhakkak ziyaret edeceğim” dediğim yere Père Lachaise’ye, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyarete gittik. Mezarlığın girişinde güvenlik görevlisine Ahmet Kaya’nın nerede yattığını sormaya giderken Türkiye’den gelen bir aileye rastladık, mezarlığın yerini bildiklerini söylediler. Sonrasında onların peşlerine takıldık. Oradan buradan konuşurken Yılmaz Güney’in de burada yattığını öğrendik. Meğer Père Lachaise ünlüler mezarlığıymış, içeride yürürken mezar taşlarında birçok ünlü Fransız yazar ve entelektüelin ismine rastlıyorsunuz. Ahmet Kaya’nın mezarının başına geldiğimizde hepimizde bir sessizlik oldu. Ben özlemle, sevgiyle, saygıyla ona doğru bakarken aklımdan şarkılarından iki mısra geçti; biri “ölmek ne garip şey anne”, diğeri de “hoşça kal iki gözüm”.  Allah mekanını cennet eylesin.

Eiffel, Eiffel ve yine Eiffel

Paris’e kadar gelmişken Eiffel’e çıkmadan olmazdı. Aslında böyle aşırı popüler yerlere gitmeyi görev bilenlerden değilim. En nihayetinde kuleye çıkılacak, resim çekilecek sonra aşağı inilecek, yani ortada çok sürpriz bir durum yok. Yani bunu yapmaktan çok keyif almayacağımı da biliyorum ama niyeyse işte “bir daha mı geleceğiz Paris’e” diyerekten kuleye giriş kuyruğunda beklemeye başladık. Ama ne kuyruk, bir de üstüne sıcak hava, dayanılacak gibi değil. Bu bilet kuyruğu stada girebilmek için saatlerce güneş altında beklediğim, istisnasız her maçına gittiğim Fenerbahçe’nin 103 gol attığı sezondaki günleri hatırlattı. Bu arada bir hatırlatma; Eiffel için biletleri önceden alırsanız nispeten daha az bekliyorsunuz.

İçeri girdikten sonra büyük bir asansöre girip yukarı doğru çıkıyorsunuz. Yükseklik korkusu olanlar hemen kendini belli ediyor tabii. Aşağı bakamayanlar mı, cam kenarında durmak istemeyenler mi, sapsarı kesilenler mi….  Ben mi? Ben az da olsa korkan ancak asansörün yukarı çıkışını izleyebilecek cesareti gösterenler arasındaydım. “Çıkıp da ne yapacağım” derken asansörde “vay be, bir daha gelsem yine yaparım” diye düşündüm. Paris’e yukarıdan bakmak güzel bir deneyim, ara ara dizlerimde bir titreme, kendini bir anda aşağı bırakma isteği (yükseklik korkusu olanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır) olmadı değil tabi. Velhasıl pişman değilim, beklemek dışında her şey güzeldi.

 

 

Seine, Seine ille de Seine

Doğma büyüme İstanbulluyum, kaç defa boğaz turu yaptın diye sorsanız ya birdir ya da iki. Lakin Paris’e gelince ikinci işimiz Seine nehri turu yapmak oldu. Paris’e gelen bir turistin yapması gereken diğer aktiviteyi de bu şekilde yerine getirmiş olduk. Bir yanda nehirden gelen su sesi, öte yanda nehir kenarında eğlenen Parisliler, aklımda Midnight in Paris filminden sahneler ve replikler…

 

Paris çok büyük ve kalabalık bir şehir, Champ Elysees’de yürümek bile başlı başına bir olay. Büyük parklarıyla, hakkını vererek gezerseniz günlerinizi alacak Louvre müzesiyle, şık lokantalarıyla, ressamlar tepesiyle (MontMartre), gez gez bitmeyen Lafayette alışveriş merkeziyle, Place de la Concorde’da Sultanahmet’teki Dikilitaş’ın bir benzeriyle, eğlence hayatıyla görülmeye değer bir şehir. Ben üç gün kaldım. Üç gün Paris için kesinlikle yeterli değil. Sadece yüzeysel olarak belli yerleri görüyor ve bilgileniyorsunuz. Paris’e ve Fransız kültürüne özel ilgisi olanlar için en az üç kez gidilmesi gereken bir şehir.

 

Paris’e bir kez daha gitmem için 3 neden

 

  • Seine kıyısında chilling out
  • Fransız aksanı
  • Şehirde yürürken Midnight in Paris sahnelerini hayal etmek