İstanbul’dan Budapeşte’ye, oradan da Varşova’ya

Polonya’nın eski başkenti Krakow kesinlikle görülmesi gereken şehirlerden biri. Prag’la yarışacak kadar güzel, üstelik Prag ve diğer Avrupa şehirlerine nazaran oldukça ekonomik. Eski Demirperde ülkeleri arasında bende en çok iz bırakan yerlerden biri Krakow oldu. İstanbul’dan Malev havayollarına ait Budapeşte aktarmalı uçakla önce Varşova’ya gidecek, birkaç gün Varşova’yı gezdikten sonra trenle Krakow’a geçecektim. Budapeşte’den Varşova’ya uçtuğum uçağın pervaneli küçük bir uçak olduğunu, bende hafif bir tedirginlik yarattığını hatırlıyorum. Varşova’ya indim, bagajımı bekliyorum, herkes bagajını aldı benimkisi ortalıkta yok. Kayıp bagaj bölümüne gittim, elime bir form tutuşturup, bavulumun büyük ihtimalle Budapeşte’de kaldığını, yarınki uçakla gönderebileceklerini söylediler. İstanbul’da uçağa bindiğimde hava 35 dereceydi, Varşova 17 derece, üzerimde bir tişört var, eşyalarım nerede kim bilir? Bir şekilde otele attım kendimi, sabah ilk iş havalimanını aramak oldu. Birkaç saat sonra iyi haber geldi. Bavulum Varşova’ya gelmiş. Tamam şimdi gönül rahatlığıyla gezebilirim şehri. Bu arada Malev havayolları ben Polonya’ya gittikten bir iki sene sonra uçuşlarını durduğunu duyurdu.

Varşova

Varşova ikinci dünya savaşında Naziler tarafından yerle bir edilmiş. Şehir aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edilmiş. Diğer Avrupa şehirlerine kıyasla mütevazı bir meydanı var. İnsana huzur veren, ulaşımın çok zor olmadığı rahat bir şehir Varşova. Yaşam Avrupa şehirlerinden de, Türkiye’den de ucuz diyebilirim. Varşova’da havalimanı ve diğer önemli yerlere hep Chopin’in ismi verilmiş. Şehrin birçok yerinde Chopin ismine rastlıyorsunuz. Seyahat acentaları Chopin’in yaşadığı eve turlar düzenliyorlar. Onlardan birine katıldım, Chopin’in çok güzel peyzaja sahip, mütevazı evini görme fırsatı buldum.

Şimdi gelelim esas görülmesi gereken yere, Krakow’a. Sabah erkenden Varşova tren istasyonuna gittim. Tren istasyonundaki görevliye Krakow’a hangi saatlerde tren olduğunu, ücretini, sınıf bilgisini sordum. Yarım saat arayla iki tren vardı. Biri direk Krakow’a gidiyor, diğeri de belli duraklarda duruyordu. Aralarındaki konfor, ücret vb farkları güç bela öğrenebildim görevli kadından. Görevli kadının İngilizcesi yok denecek kadar az, hiç denecek kadar yoktu. Oradan geçen birinden yardım istedim, o da bana “ucuz ve her durakta durana bin, çok para vermene değecek bir yol değil” dedi. Adamı dinledim ve hayatımın pişmanlığını yaşadım. Şehirlerarası bir trende bir süre ayakta seyahat etmek zorunda kaldım. Oturmaya fırsat bulduğumda da gürültü ve kokudan trene bindiğime bineceğime pişman oldum. Dönüşü ne olursa olsun diğer trenle yapacağım belli oldu. Günün sözü: İki tren arasında fiyat farkı varsa, pahalı olan seçin.

Krakow’a varış

Hemen kalacak bir yer ayarlayıp, şehri gezmeye başladım. Krakow meydanına doğru ilerlerken, yaklaştıkça bir müzik, eğlence, bir tezahürat sesleri gelmeye başladı kulağıma. Meydana girdiğim esnada festivale denk geldiğimi anladım. Büyük sayılabilecek bir platformda bir grup şarkı söylüyordu. Etraf panayır yeri gibiydi. Bir müddet müzik dinledim, sonra şehri turlamaya başladım. Bir yerde “free walking tour” diye bir tabela gördüm. Ertesi gün bu free walking tour’a katıldım. Bu turları çok seviyorum, genellikle hevesli üniversite veya yüksek lisans öğrencilerinin rehberliğinde yapılan bu turlar şehri tanımak için ideal. Tur sonunda herkes gönlünden ne koparsa rehbere bahşiş veriyor. Bu tur sayesinde Krakow hakkında epey bilgilendim. Lehistan’ın eski başkenti olduğunu, Hitler’in Varşova’da taş üstünde taş bırakmazken buraya dokunmadığını, Papa II. Jean Paul’ün aslen Krakowlu olduğunu bu turda öğrendim. Papa II. Jean Paul’ü neden yazdığımı tahmin edersiniz herhalde.

Auschwitz-Birkenau

 Ertesi gün büyük gün; uzun zamandır görmek istediğim bir yere gideceğim: Auschwitz-Birkenau. Sabah erkenden tur minibüsünün kalkacağı yere gittim. Minibüste farklı ülkelerden 20-25 kişi vardık. Hava kapalıydı, kış günü gibi kasvetli bir gündü. Auschwitz’e yaklaşırken yağmur başladı. Minibüsten indik, bizi kampı anlatacak rehber karşıladı. Rehber her birimize kulaklık dağıttı. Frekanslarımızı ayarladık ve rehberin sesini duyduğumuzdan emin olduktan sonra yavaş yavaş kampın içine doğru yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra meşhur “Arbeit macht frei” (çalışmak insanı özgürleştirir) yazısının önünde durduk. Rehber Polonyalı bir Musevi olduğunu ve her Polonyalı çocuğun ilkokula başladığı ilk gün veya ilk hafta da olabilir net hatırlamıyorum, okuluyla birlikte buraya getirildiğini söyledi. Öğretmenler okula başlayan Musevi çocuklara ilk dersi burada veriyorlarmış. Her Polonyalı çocuğun ilk dersi 2. Dünya savaşı tarihi anlayacağınız.

Kampın içine doğru yürürken yağmur biraz daha hızlandı, ince çakıl taşları ile kaplı yolda adımlarken çıkan ses, yağmurun sesi, kıvrık ve uzun dikenli teller, briketten inşa edilmiş duvarlar insanın içini ürpertmesine yetiyordu. Telsizden rehberin anlatımını dinlerken giriş kapılarından birine geldik. Rehber her kapının önünde bir müddet bekliyor, o binanın ne amaçla kullanıldığını anlatıyor, sonra tek tek odaları dolaştırıyordu. İçerideki manzara inanılır gibi değildi. Esirlerin ilk getirildikleri odalar, kullandıkları tuvaletler, yattıkları yerler ahırdan farksızdı. Ahırdan farksızdı derken mecazi bir durumdan söz etmiyorum; ranza olmayan odalarda zeminde samanlar vardı. Esirler için aralarında bölme bile olmayan yarım metre arayla bir sürü tuvalet vardı. Tüm eşyaları kampa gelir gelmez alınmış ve cinslerine göre odalara istif edilmişti. Bir odada sadece gözlük, diğer odada ayakkabılar, başka bir odada giysiler vardı. Rehberi dinlemeyi bırakmış gözlerime inanmaz halde etrafı seyrediyordum. O binadan ayrıldıktan sonra toplu infazların gaz odalarının olduğu bölüme gittik. Sözün bittiği yer.

Krakow’da son gün

Krakow’da kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri de Wieliczka tuz madeni. Bu tuz madenini de turla gezebiliyorsunuz. Yeryüzünün yedi kat altına iniyorsunuz, öylesine derin, öylesine büyük bir maden burası. Kapıdan girdikten sonra gruplar halinde yerin 120 metre altına götürüyorlar sizi. Yürürken duvarları tuzun tadına bakmak için duvarları yalayan turistler göreceksiniz, sakın şaşırmayın.  Aşağıda tuzun çıkarılma süreçlerini görme imkânı bulduğunuz bu maden adeta bir yer altı şehri. İçeride büyük bir restoran, galeriler, kiliseler, göletler var. Restoran olan bölüm oldukça büyük, burada futbol turnuvaları bile yapıldığını öğreniyoruz. Çıkış ise asansörle yapılıyor.

Varşova’ya dönüş

Sabah erkenden tren istasyonuna gittim, bilet satıcısına Varşova’ya direk giden, en konforlu tren hangisiyse onunla gitmek istediğimi söyledim. Yolculuk esnasında bir yandan pencereden dışarısını seyrettim bir yandan da Krakow’dan aklımda kalanları not ettim. O esnada bir kez daha bu şehre gelmek istediğimi hatırlıyorum.

Bir gece daha Varşova’da kaldıktan sonra ertesi gün İstanbul Atatürk havalimanına indim. Endişeli gözlerle bavulumu bekledim. Bavulumun çıktığını ve bana doğru geldiğini görünce hafiften bir oh çektim.