Madrid’de birkaç gün dolandıktan sonra sıra Toledo ve Segovia’ya geldi. İlk başta sadece Toledo’ya gitsem yeter diyordum ama Google görsellere dalınca Segovia’yı kesin görmem gerektiğini düşündüm.  Açıkçası pişman da olmadım.

Yine en baştan başlayacağım. Baştan başlayıp anlatmak önemli zira yanlış ulaşım tercihleri tüm planları alt üst edebiliyor. Belki okuyan eden ve de heves edip gitmek isteyen olur diye ben önce Segovia’ya nasıl gittim onu anlatayım. Segovia Madrid’in yaklaşık yüz kilometre kuzeyinde kalıyor. Madrid’den gidecekler için tren ve otobüs olmak üzere iki seçenek var. İlk başta trenle gitme fikri ağır basıyor. Ancak Segovia’ya gidecekseniz kesinlikle otobüsü tercih etmeniz gerekiyor. Adamlar Segovia tren istasyonunu merkeze uzak yapmışlar. Allahtan gitmeden haritaya baktım da otobüsle gittim. Yoksa tren istasyonundan otobüs veya taksi ile merkeze gelmem gerekecekti.

Bir de otobüs daha ucuza geliyor. Sanırım 17 Euro ödedim gidiş dönüş için.

Evet ne diyordum, Madrid’den Segoviya’ya gidecekseniz Moncloa otobüs terminaline gidip La Sepulvedana firmasından bilet alacaksınız. Benim gibi garanticisiyseniz biletinizi internetten alabilirsiniz. Moncloa terminali Madrid merkeze yakın, dileyenler rahatça yürüyebilir. Yok ben metroyla gideceğim diyenler Gran Via’dan binip, üç durak sonra terminale varabilirler.

Biletinizi online aldıysanız şöföre cep telefonunuza gelen dijital bileti gösterip, dilediğiniz yere oturabiliyorsunuz.

Neyse, saat 10:00’da otobüs kalktı ve bir saatlik güzel bir yolcuğun ardından Segovia’ya vardım. Hemen şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Geniş bir yaya yolu zaten sizi merkeze götürüyor. Merkeze yaklaştıkça muhteşem bir su kemeri manzarası belirmeye başlıyor. Kemer Roma İmparatorluğu döneminde yapılmış. Kemerin hemen dibinde bir danışma ofisi var. Oradan harita alıp kafama göre yürümeye başlıyorum. Segovia bana biraz Mardin, biraz Kapadokya biraz da Safranbolu’yu çağrıştırıyor. Öğleden önce vardığım için ortam nispeten tenha. Gerçi öğleden sonra da ortalıkta pek kimseyi göremedim.

Sola doğru kıvrılıp merdivenlerden yukarı doğru tırmanmaya başlıyorum. En tepeye çıkıp bol bol resim çekiyorum ve eşi dostu bak ben ne güzel yerlerdeyim diye çatır çatır çatlatıyorum. Aslında pek özenilecek bir durumda değilim zira Segovia Madrid’den de soğuk. Atalarımızın eşek donduran güneşi dedikleri bir hava söz konusu.

Segovia’nın meydanına doğru yürüyorum. Etrafta yeni yeni açılan kafeler ve tek tük insanlarla oldukça tenha görünüyor. Meydanın hemen sonunda ise devasa bir katedral var. Katedralin kenarından geçerek Alcazar’a gidiyorum. Alcazar Arapça El-kasr kelimesinden geliyor. Burayı da gördükten sonra biraz ara sokaklarda dolanıyorum. Hediyelik eşya mağazaları, kafeler ve restoranlar arasından tekrar su kemerinin olduğu meydana geliyorum. Saatime bakıyorum ve ben şimdi 16:30’a kadar Segovia’da ne yapacağım diye düşüncelere dalıyorum.

Güzel bir restoran bulup karnımı doyurduktan sonra en iyisi ben terminale gideyim bileti erkene alayım diyorum. İyi de ediyorum. Terminaldeki görevli ücretsiz olarak hemen biletimi değiştiriyor ve Segovia’ya veda ediyorum.

Segovia’yı mutlaka görmeniz gerekir bence. Mimarisi, sokakları ve genel olarak size yaşattığı o Ortaçağ hissi ile Madrid’e gitmişken Segovia atlanmamalı. Ancak şehrin küçük olduğu ve 3 saatlik bir gezinin fazla fazla yeteceği de unutulmamalı.