Atamızın doğduğu şehir, bir zamanlar bizim olan topraklar, elbette gidilip görülmesi gerekirdi, ben de öyle yaptım. Selanik’e iki defa gitme fırsatı buldum, her iki gidişimde de ayağımın tozuyla Atatürk’ün evinde aldım soluğu. İlk gidişimde eve girer girmez çok duygulanmıştım, haddizatında evin havası sizi bir anda ilkokulda öğrenmiş olduğunuz tarihi detaylara götürüyor. Lakin ikinci gidişimde bırakın duygulanmayı, gittiğim evi tanımakta zorlandım. Evdeki Mustafa Kemal ve ailesine ait eşyalar kaldırılmış, yerine modern görünümlü, soğuk bir müze görünümü gelmiş. Şimdiki hali nasıl bilmiyorum. Umalım ki, evin ruhuna uygun bir yenilenme yapılmış olsun.

Selanik şehrinden öyle övgüyle bahsedemeyeceğim, zira sıkışık sokakları, estetikten yoksun apartmanlarıyla Selanik’in hiçbir heyecan verici yanı yok. Elbette deniz kenarında oluşu, kordon boyu yürüyen insanlar, şık kafeler, iş bilen Yunan mekanları Selanik’in güzel tarafları, ancak sadece bunlar için Selanik’e gidilmez tabi.

Bir de Ayasofya’dan bahsetmeliyim. Selanik’te dolaşırken bir baktım Ayasofya, bizim İstanbul’daki gibi heybetli değil, ama model aynı model. Hemen girişindeki yazıyı okudum, ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir detayı burada yazmak istedim. Biz Selanik’i alınca Ayasofya’yı camiye dönüştürmüşüz. Düşünsenize isim aynı, model aynı, kader aynı, roller aynı, mütebessim bir ifadeyle okudum girişteki açıklamayı. Sonrasında Selanik bizden Yunanlılara geçince tekrar kiliseye çevrilmiş.

Selanik’e bir daha gitmek için dört neden.

  1. Atatürk’ün doğduğu evi dışarıdan görmek. (içi eski haline getirilirse bir daha görmek isterim tabii ki)
  2. Atatürk’ün doğduğu evin karşısındaki şık kafede kahve içmek.
  3. Kordonda yürümek.
  4. Ayasofya’yı gezmek.