Dedemin anısına…

Yeniçiftlik çocukluk dönemimden bugüne kadar her yaz okul kapanır kapanmaz geldiğim sayfiye yeridir.  İstanbul’a 1 saat uzaklıkta, denizi görece temiz, ince beyaz kumlu plajı ile İstanbulluların yazlarını geçirdiği Tekirdağ’ın Marmara Ereğlisi ilçesine ait bir belde. 1980’lerden bu yana hem ekolojik hem de sosyolojik anlamda büyük değişimler geçiren bu beldenin benim ve kuzenlerim için nasıl bir yer olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Dedem 1950lerde, bana göre Yeniçiftlik’in en güzel yerinde, 4 dönüm arsa almış. Ev yaptırana kadar ailece bir müddet çadırda kalmışlar.  Daha sonra deniz kenarına tek katlı bir ev yaptırıp arka tarafa da bekçi kulübesi yaptırmış. Evin sağ tarafında denize doğru uzanan üzüm bağları dikmiş. En ön tarafta dört tane incir ağacı. Evin tam önünde de iki tane çam fıstığı dikmiş. Arka taraflarda sebze ekilecek bir alanı boş bırakıp diğer yerlere dut, elma, vişne, kiraz, erik, mürdüm eriği, zeytin, iğde, nar, defne ağaçları ekmiş. Yolun giriş kısmındaki bekçi kulübesinin hemen yanında bir sedir ağacı ve eve doğru ilerleyen yolun sağında solunda çok uzamayan çamlar ekmiş. Tüm bunları sulamak için de bahçenin orta yerine tekabül eden bir noktada bir kuyu yaptırmış. Bu kadarla yetinmeyen dedem yan komşuya bitişik olan duvara büyük sayılabilecek bir kümes ve kuyuya yakın bir bölgeye arı kovanları yerleştirmiş. Deniz kenarında olup da balıkçılık yapmadan olur mu? Beş beygirlik motoru olan ahşap bir balıkçı teknesi de almış. Anlayacağınız hiçbir iş yapmasanız bile bir ömür boyu burada kendi kendinize yetecek bir şekilde yaşayabilirsiniz. Tüm bunlardan bağımsız olarak yolun karşı tarafında yine kendine ait olan arsaya içinde bizzat usta olarak çalıştığı bir camii yaptırmış. Yakın bir zamana kadar Yeniçiftlik Sahil Camii olarak bilinen bu camiye dedemin vefatından sonra ismi verildi.

Doğaya, tarıma, denizciliğe, arıcılığa ve dini değerlere dair birçok bilgiyi burada öğrendim. Bazen çocukluğum burada geçmeseydi ne kadar az şey bilirdim diye düşünürüm. Sandalın her sene zımparalanıp boyanmasını, sebzelerin dibine su verilmesi gerektiğini, arı oğul verdiğinde ağaçtan alınıp kovana konmasını burada öğrendim. Bahçe içindeki meyve ve sebzeler bizim tüketeceğimizden daha fazla olduğu için dedem onları site önlerinde satmamızı istemişti. Elimize bir tartı verdi, kardeşim ve kuzenlerimle yazlık site önlerinde topladığımız meyve sebzeleri satmaya başladık. Gelirin bir kısmını bize hakkediş olarak veriyor, diğer kısmını ise camiye bağışlıyordu. Para nasıl kazanılır, müşteri ilişkileri nasıl olmalı, hesap kitap nasıl yapılır bunları burada bizzat tecrübe ederek öğreniyorduk.

Sabah kahvaltıdan hemen sonra balkonda oturur, ağızlıklı sigarasıyla kahvesini yudumlarken denizi seyreder, yanına yaklaştığımızda havasına göre bazen sevinç gösterilerinde bulunur bazen da hiç konuşmadan öylece denize bakardı. Hâkim rüzgârı poyraz olan Yeniçiftlik’te deniz sabahları çok berrak ve durgun olur öğleye doğru rüzgâr ve dalga çıkardı. Sabah saatlerinde denizi seyrettiği anlarda bize “deniz halen uyuyor” derdi.

Vaktimiz boldu, ancak denize girmeyi o kadar çok seviyorduk ki, ne sabahları Kuran kursuna gitmek istiyor, ne de öğleden sonraları site önlerinde meyve sebze satmak istiyorduk. Varsa yoksa denize girelim, kumda kaleler yapalım, plajda futbol oynayalım. Benim denizle bu kadar haşır neşir oluşum da buraya ve bayram tatillerinde Antalya’ya gitmemize dayanıyor. O kadar çok seviyorum ki, başka hiçbir aktivite onun yerini tutamaz diye düşünüyorum. Yüzmeyi burada öğrendim, ne kadar uzun süre yüzebildiğimi burada keşfettim, ne kadar uzun süre suyun altında nefessiz kalabileceğimi burada farkına vardım, balık tutmayı, olta yapmayı ve daha neler neler.

Çocukluğumuzun geçtiği 1980’lerde Yeniçiftlik’in yazlıkçı nüfusu çok azdı. Kumsalda bizim ailenin dışında sadece komşularımız vardı. Günübirlikçiler henüz yaygınlaşmamıştı buralarda. Bazı günler sıkıntıdan patlıyorduk. Top oynayacağımız karşı takım bulamıyorduk. Bundan daha fazla sıkıldığımız bir şey varsa, o da bakkala gidip ekmek almaktı. Zira en yakın bakkal 700 metre uzaklıktaydı ve çocukken bu mesafe bize çok uzun geliyordu. Aramızdaki hiyerarşiye göre en küçük olan bakkala gitmek zorunda kalıyordu. Bakkal dediğim de halen faaliyet gösteren Shell benzin istasyonu. Shell’le kıyaslandığında nispeten daha yakın bakkallar vardı ancak Shell’de ihtiyacımız olan başka şeyleri de bulabildiğimizden ya da yakınlardaki bakkallarda ekmek kalmadığından yine Shell’e gitmek durumunda kalıyorduk. Bu çok sıkıcı bulduğumuz görevi oflaya poflaya yerine getiriyorduk.

Sabah tüm teyzeler, kuzenler, enişteler ve diğer akrabalarla birlikte kahvaltı ediyor, öğlen birlikte yemek yiyor, akşamüstü beş çaylarını birlikte içiyor, akşam yemeğini de birlikte yiyorduk.  Geri kalan zamanlarda yukarıda bahsettiğim gibi ya denize giriyor ya Kuran kursuna gidiyor ya bahçede çalışıyor ya da meyve sebze satıyorduk. Dedem bilerek veya bilmeyerek bir okul kurmuştu burada adeta. O zamanlar ağabey, arkadaş, kardeş olarak gördüğüm kuzenlerimle birlikte geçirdiğimiz o günleri  her buluşmamızda kimi zaman hüzünle, kimi zaman kahkahalarla , çoğu zaman da tebessümle anarız.